Website Counter
SU ÜSTÜNE YAZITLAR - Blogcu


« Önceki | Sonraki »

4/7/2008

ARAZİYİ ALAMAYAN TRENE BİNSİN

Siz şimdi diyorsunuz ki, Cumhuriyet savcısı Öz hükümetin desteği, el altından itelemesi, gaz vermesi, fişfiklemesi, baskısı, tehditi altında "Ergenekon" dvasını açtı ve sürdürüyor!?

Siz şimdi diyorsunuz ki, Cumhuriyet savcısının ne karakteri var, ne şahsiyeti var!?

Siz şimdi diyorsunuz ki, yürütme yargıya baskı yapıyor?

Siz şimdi demiyorsunuz ki, Yargıtay başsavcısı, hükümeti devirmek isteyenlerin, ülkeyi kaosa sürüklemek isteyenlerin, el altından itelemesi, gaz vermesi, fişfiklemesi, baskısı, tehditi altında "Kapatma" davası açtı ve sürdürüyor!?

Siz şimdi demiyorsunuz ki, Yargıtay başsavcısının ne aklı var, mantığı var!?

Siz şimdi demiyorsunuz ki, yargı, yasama ve yürütmeye baskı yapıyor!?

Tüm gerçekleri göz ardı edeceksiniz yani? Bombaların nerede bulunduğu, kim tarafından konulduğu, kimin tarafından verildiği, ne amaçla verildiği, koca koca insanların kasalarına para doldurmak için cumhuriyetin değerlerinin arkasına sığınmaları, insanları ajite etmeleri sizin için önemli değil. Pek tabi ki değil. Sizi çok iyi anlıyorum. Siz de alt tarafı bir arazinin peşindesiniz. Lakin bakıyorum da arazi size satılmadığı için başkalarını vatan satıyor gözü ile eleştiriyorsunuz.

Patronunuz da gözaltına alınırsa ona sahip çıkacak mısınız? Yoksa Zafer Mutlu'nun yaptığını mı yapacaksınız?

Hepi topu bir otel arazisi için bizi bu kadar yoruyorsunuz ya, esasında size söylenecek hiç bir şey yok.

Siz en iyisi o yola çıkardığınız komik trenin istikametini değştirin ve gerçek yoluna koyun. Dikkat edin o yolda sakın bizim iyi niyetli taşlarımızla döşeli olmasın.


1/7/2008

ADIM ADIM DEMOKRASİ TARAFINA

Herhalde üç hafta kadar oldu bir şeyler yazmayalı, şiir veya siyasi eleştiri. Epeyce birikmiş söyleyeceklerim. Tabii Türkiye’de yaşayınca insan her gün ayrı bir mevzu hakkında yazmak vazife oluyor yazmayı ve eleştiriyi seven insanın üstüne. Nereden başlayacağıma da pek emin değilim lafı o yüzden dolandırıp duruyorum, nasılsa sayfa benim sayfam. Gazetede yazmamanın en güzel yanı bu işte, yazacak bir şeyin yoksa da yazmayıveriyorsun, kimse sana hesap sormuyor.

Öncelikle Genç Sivillerden başlamak istiyorum. Zeka ve espri anlayışı yüksek olan eylemlerini sürekli takip ediyorum. Onlarla aynı şeyleri henüz paylaşabilmiş değilim ama aynı şeyleri düşündüğümü görmek benim için ayrı bir keyif. Umarım yakında bunu da başarırım.

Genç Siviller “70 Milyon Adım” sloganı ile çıktıkları yola Taksim’den başladılar ve karşılığını Malatya’da buldular. Eminim ki siyasi arenada bireysel ve toplumsal özgürlükler konusunda ki açıklamalar ve rahatlatıcı itiraf ve iç dökmelerden sonra adımların sayısı hızla yükselecektir. Bir daha ki yürüyüşte muhakkak yerimi alacağım. Söz.

Pek tabii ki bu yürüyüşün bir anlamı vardı. Taraf gazetesinin müthiş habercilik başarısı ile ortaya çıkan “Lahika-1” bu yürüyüşün içeriğine öyle bir anlam kattı ki… Genelkurmay içinde birilerinin hazırladığı bu evrakı pek tabii ki henüz sahiplenen yok. Evrakın içeriğini zaten herkes tartıştı burada yinelemeye gerek yok ama aklıma takılan bir soru var. Genelkurmay evrak için yok d(iy)emiyor, sadece komuta katının böyle bir yazıyı onaylamadığını yani bunun bir alt çalışma olduğunu üst kata henüz servis edilmediğini dolayısı ile planlanan, planlanacak bir çalışma olmadığını belirtiyor (ki inandırıcı değil). Her şey iyi güzelde bu çalışmayı kimin yaptığını söylemiyor.

“Çalışma bize gelmedi hala altta.” deniliyor ama “Alt”ta kalanın ismi verilmiyor. Büyük bir ihtimalle henüz altta kalıp da canı çıkacak bir rütbelisever bulunamadı. Pekala Dağlıca baskını için içerden evrak sızdıran hain(!) nasıl bulunuldu ve cezası kesildi?

Bütün hafta bunu konuşurken Taraf gazetesi bir bomba daha patlattı ve dedi ki “Dağlıca Baskınından sağır sultanın haberi var.” Genelkurmay hemen açıklama yaptı. “Haberimiz var, gerekli önlemleri aldık.” Benim merak ettiğim soruyu ertesi gün Taraf sordu zaten, “Bu nasıl önlem?” Asker sayısı azaltılıyor, bütün komutanlar izinli, helikopter yok, elektrikler kesik ama dağı (tabiri caizse) “kabak” gibi aydınlatıyoruz, el bombası yok, bombaatar yok, gazi var, şehit var, kaçırılanlar var ve önlem (!) var. Acaba bu önlemin ortaya çıkmaması için mi kaçırılan erler sorgulanıyor diye de aklımda başka bir soru var. Aklımda bir soru daha var ama, inşallah ben yanılıyorumdur!!!

Bu hangi siyasetin bir parçasıdır? Bu soruyu Genelkurmay açıkça cevaplamalıdır. Dokuz gün önceden alınan bilgiler ışığında önlem alması gerekenler aksini yapmışsa bunun suçu kimdedir, cezası kime kesilecektir? Yapılan haberlere “menfur” diyenler bu saldırıda aciz kalanlara, önlem almayanlara ne söyleyecek, o saldırıda ölenlerin ailesine ne söyleyecek?

Şu saat itibari ile artık (en azından benim için) geri dönülmez yola girmiş bulunuyoruz. Artık askeriyede eleştirilmeye alışmak durumunda. Genç subaylar rahatsızlığa alışmak durumunda. Onlarda anlamak zorunda ki kartlaştıkları zaman işler onların istedikleri şekilde yürümeyecek.

Adım adım demokrasiye doğru ilerlerken Ufuk Uras meclise “Sarıkız” ve “Ayışığı” darbelerini ve dolayısı ile Nokta dergisinde yayınlanan günlükleri taşıyor. Umarım Akp’li vekiller bu sefer Erdoğan’ın sistemle uzlaşma modeline uymazlar. Zaten başlarına ne geldiyse bu yüzden geldi.

Şimdi o yüzden “Ergenekon” seferleri düzenleyip duruyorlar. Gemiye bu seferde Ankara ayağındaki yolcular binmeye başladı. Umarım bir netice çıkarılır.

7/6/2008

MİLASLI ÖNDER VE TÜRKOLAR

Hayırlısı olsun, ömrümüzün kısmetinde Euro 2008’i görmeye de yer varmış. İlk maçımızın sonucu ne olacak bilmiyorum açıkçası ama niyeyse içimde bir karamsarlık söz konusu. Kadro açıklanınca yapılan spekülasyonlar ve devamında ki ayrılışların ardından gelen can sıkıcı tahminler ve hazırlık maçlarında ki kötü oyun belki böyle hissetmemi sağlıyor.

Esasında biraz da daha önceki tecrübelerimden süzülen bazı küçük bilgi kırıntıları dikkatli olmamı söylüyor. Şöyle ki; her vatan evladı Türk gibi fazla gaza gelince mangalda ki külleri havaya savurmakta üstümüze yoktur fakat sahaya çıktığımız zaman bir bakarız ki koskoca aslan, kedi olmuş titriyor. Rakibinden korktuğu veya rakibi üstün olduğu için değil bu korkusu, bizim aslanın korkusu suda kendi yansımasını gördüğünden, dağdan akseden kendi sesinden korktuğundandır. Kendi kendimizi aşırı motive ediyoruz ve sonra da basitçe hatalar yapıyoruz. Örnek İsviçre, Slovenya ve Slovakya maçları. Bu tip kritik maçlarda sanki daha önce hiç tecrübemiz yokmuş gibi davranıyoruz.

Aklıma takılan daha önemli ve görmezden gelinen şey şudur, takım elemanlarının hepsi reklamlarda boy gösteriyor. Hepsi birer reklam yıldızı oldular hem de ailece. Diğer önemli turnuvalar öncesini hatırlıyorum da çıt çıkarmazlardı. Sponsorların yaptığı en büyük kötülük bu reklamlar herhalde, bence federasyon bu duruma sınırlama getirmeli yoksa motive olmasını gerektirecek bir destek de bulamayacaklar.

İşin bir de Terim yanı var. Terim işi gücü bıraktı medyadan kendisini eleştirenleri eleştiriyor. Eski Terim eleştirisini turnuva sonuna saklardı. Bu İtalyan sabırsızlığı nereden geldi ki bu adama? Orhan Pamuk’la bile karşılıklı atışıyorlar. Orhan Pamuk’un maç seyrettiğinden bile şüpheliyim açıkçası ama yapmış bir açıklama işte. “Çok milliyetçi buluyorum demiş.” Hem de bizim milli takım için. İçinde bir Brezilya asıllı İstanbullu olan milli takım için, için de asker kaçağı bulunduran milli takım için söylemiş bunu, hayret.

Neyse umarım iyi oynarız ve umarım İngiltere’nin en formsuz ve kadro dışı kalan oyuncusunun kaptanı olduğu takımımız da gidenleri aramayız. Pek tabii ki şunu kabul ediyorum, futbolda demokrasi yoktur. Tıpkı parti içi demokrasi olamayacağı gibi, bir futbol takımında da kadro oluşturulurken kıdem, hak ve hukuk bekleyemezsiniz zira takım teknik direktörün oyun malzemesidir ve bu malzemeye istediği şekilde yön, şekil vermekle sorumludur. Takımı teknik direktör yapar ve onun sorumluluğunu da alır. Siyasi partilerde de böyledir o yüzden ben Deniz Baykal’a bu konuda fazla suç bulamam.

Nihayetinde Baykal’da çalışmak istediği ekibi kendisi belirliyor ve ekibine sahip çıkıyor. İçinde iyisi de olur kötüsü de, formunda olanı da olur olmayanı da, cep telefonu kullanmasını bilen de olur bilmeyeni de… Bu konu hakkında o kadar çok konuşuldu ki kendimi imtina etmek istiyorum açıkçası, hem hepimiz biliyoruz ki Chp’de ki malzeme bu kadar. Bu potansiyelin üstüne çıkmaları imkânsız ve bu yüzden de Chp sittin sene iktidar yüzü göremeyecek.

Amma velakin Kanaltürk ile yapılan anlaşma skandal ötesidir Chp için. Sen senelerce muhalefet yapacaksın, her iktidara karşı “iktidar medyası” iddianı geçerli tutacaksın ve bir gün bu şekilde bir anlaşma ile yakalanacaksın, bu durum partiler kanuna göre de suçtur, ticaret kanununa göre de suçtur. Bu suçun görünen sahibi Önder Sav’dır ama arkasında ki isim ise Deniz Baykal’dır. Çünkü takımın teknik direktörü kendisidir. Sorumluluk alması gereken kendisidir ama bunu adamını kollayan Terim gibi değil bir suç varsa o suç benim diyen Terim gibi sahiplenmelidir. Bana meydanlarda Önder Sav’ı koruyan nutuklar atmak yerine durumu ortaya koyan ve onun yetkisini açık sözlülükle kendisinin verdiğini belirten bir tutum içinde yer almalıdır. Ama durum her zamanki gibi “Reşit, Reşit. Kendin söyle kendin işit” durumuna tekabül edeceği için biz de harcadığımız zaman ve yaptığımız beyinsel mastürbasyon ile kâr etmiş olacağız.

24/5/2008

SORULAR

Ergene-o-koncu Oktay Yıldırım duruşma sırasında Atatürk'e hakaret etmiş.

İlginç. Benim bildiğim bu şahıs bir astsubaydı. Bir askerin Atatürk'e küfür ettiği ne görülmüş ne de duyulmuş bir şeydir.

Acaba bunun sebebi Akp'yi buradan vurmak olabilir mi? Küçük bir adım belki ama..?

Danıştay saldırının sonucunda olay türbana bağlandı ya bir de buradan vuralım dediler herhalde.

23/5/2008

MUHTIRA ÜSTÜNE ŞİFA ÖĞÜTLERİ

Herkesin derdi başka, herkesin derdi ortak esasında ama Nırvana’ya ulaşım yolu da başka. Nihayetinde herkes para için yaşamaya başladı, içinde bulunduğumuz yüzyıl bunu gerektiriyor. Yaşadığın süre boyunca da bir şeylerden keyif alabiliyorsan adına “hayat” diyorsun işte. Gerçi keyif almak da kişiye göre değişir hani. Kimi Papermoon’da İtalyan yemeği yiyerek ve Amerikan şarabı içerek,  kimi maç seyrederek, kimi Define’de döner yiyerek keyif alır hayattan. Kimi benim gibi yazı yazmaktan hoşlanır, kimi yazıyı meslek edinmiştir böyle para kazanır, kimi ise muhtıra yazar hava kazanır.

Hava deyip geçmeyin önceleri çok şey katar insana, şöyle bir duruşun değişir, bakışın değişir, elbisenin altından “Hulk” fırlayacakmış gibi bir izlenim bırakırsın yolda yürürken, belki üç-beş bir şeyler de damlar Ayvalık’ta ki tatilini uzatırsın. (Ben de özledim ya Cunda’yı neyse.)

Muhtıra yazmanın havası bir başkadır. Bir anda Kaf dağının tepesine yerleştiriverirler adamı neler olduğunu sen bile anlayamazsın. Nasıl ve ne zaman yazdığın önemli değildir, önemli olan yazmış olmandır, ve bunu “Tutmayın beni kardeşim” edası ile yapabilirsen ne mutlu sana, sen gerçekten bir muhtıra yazarısın demektir.

Ha bu işin bir de sonrası vardır tabi yani içine hava girmiş olan her insan gibi bir şekilde o hava seni içerde sıkıştırır ki amiyane tabirle buna gaz (!) denir ve öyle kolay kolay çıkmaz. Çıktığı zaman da sessiz çıkmaz. Hani derler ya “Bu işin kokusu yakında çıkar.” diye, işte o koku bu kokudur.

Ey insan evladı, her türlü ahval ve şeraitte dahi hayattan keyif almak istiyorsan bu duruma aldırış etmeyeceksin. Senin harcın değil bu işler. Sen bir vatandaş Rıza’sın onlar ise Yurttaş Cane, öyle değil mi sayın bir kısım medya? Senin neyine ülkeyi yönetmeye kalkmak vatandaş, tamam böyle bir fantezin olabilir nihayetinde sende bir insan evladısın ama haddini bil canım, o kadar da değil.

Sen kim oluyorsun da benim ayrıcalıklarımı kısıtlamak pardon cumhuriyet değerlerini yıkmak adına sivil anayasa istiyorsun?  İstemek bir kenara nasıl cüret edebiliyorsun da yazabiliyorsun? Doğru söyle yoksa bir yerlerden sana mı işaret geldi? Yok en son bize işaret gelmişti de biz yazmıştık. Bak o da çok sivil bir anayasadır. Nihayetinde halk onaylamıştır. Biz de gerektiği zaman demokrasi nedir, nerede kullanılır ve kaç doz vurulur biliriz.

Muhtıra yazmak farklı bir iştir. Öncelikle destek gerektirir, arkanda seni yalnız bırakmayacak olan bir takım insanlar olmak zorundadır. En makbulü de arkandan gelen bir postal sesi olmasıdır. Bu ses seni aşırı derecede motive eder. Postalın durumu önemli değildir, eski bile olsa iş görür. Onun adı bile yeter bazı kapıları açmaya ama sen yine de işini şansa bırakma ve öyle bir yaz ki borsa düşsün, döviz çıksın, birikimlerimiz artsın yani ne kadar birikimli olduğunu da belli et yazında.

Yalnız dikkat etmen gereken en önemli nokta şudur, “Hoca Sendromu”. Bir anda ortaya çıkarsın, ardına bakarsın ki hiç kimse kalmamış sana destek veren. Merak etme zamanı gelince bu sendromu herkes gibi sende yaşayacaksın, metin ol!

Mamafih senin bundan sonra hayattan keyif alamayacağının garantisi de yine bu muhtıralardır. Muhtıra, yazılana anında etki eder, onu sancılı gecelere doğru iter. Okuyanda uykusuzluk baş gösterir, mide krampları ve ani sinir krizleri ve buna dayalı olarak orta ölçekli şiddet gösterileri kaçınılmazdır ama bünye bir süre sonra duruma karşı bağışıklık kazanır.

Muhtıra, yazanı ise kendisine esir eder. Sigara gibidir muhtıra denilen kağıt parçası. İlk içtiğin sigaranın tadı gibi her yazında onu ararsın ama nafile, bulamazsın. Sigara gibidir yani öldürmez süründürür, ölümün ise yıllar sonra gerçekleşir ve giderayak vicdanını rahatlatmak için gazetelerde boy boy röportajların okunur. Daha öncekiler de aynı davranışları sergilemişlerdi.

Ve sakın unutma, muhtıra bir yandan da kumara benzer. Ne yazan kazanır ne de okuyan. Her zaman olduğu gibi kasa kazanır.